• DOLAR
  • EURO
  • ALTIN
  • BIST
Baba Beni Yetiştirirken Döktüğün Alın Terinin Her Damlası Cennette Sana Bir Irmak Olsun Babam

Baba Beni Yetiştirirken Döktüğün Alın Terinin Her Damlası Cennette Sana Bir Irmak Olsun Babam

Baba Beni Yetiştirirken Döktüğün Alın Terinin Her Damlası Cennette Sana Bir Irmak Olsun Babam

Şapkalı adam benim babamdı…

60 yıl boyunca Fransa’da yaşadı. Fransızcayı öğrendi, kurallara uydu, yaşadığı ülkeye saygı gösterdi. Ama başından hiç çıkarmadığı bir şeyi vardı: Atatürk sevgisini simgeleyen şapkası. O şapkayla geldi, o şapkayla yaşadı ve hafızalarımızda da o şapkasıyla yer etti.

Vatanını seven, “Evimiz ocağımızdır, ülkemiz her şeyden önce gelir” diyen bir insandı. Fransa’da yıllarca çalışıp biriktirdiği parasını Türkiye’ye getirir, devletine katkı sağlamak için saatlerce bekleyerek Ziraat Bankası’na yatırırdı.

Bir gün bankada, müdürün şapkasını çıkarması için onu sert bir şekilde uyarmasına şahit olmuştum. O anı ne gözlerim unuttu ne de kulaklarım. Babamın onuruna dokunan bu davranışı hiçbir zaman affedemedim.

Takvim yapraklarını okuyarak kendini yetiştiren, bilgiyi seven, yaşadığı her ülkeye uyum sağlayan örnek bir insandı. Fransa ile Türkiye arasında defalarca arabayla yolculuk yaptı, ancak trafik kurallarına olan saygısı sayesinde bir kez bile ceza almadı.

Çalışkanlığıyla herkesin takdirini kazanmıştı. İşine erken gelir, geç çıkardı. Emekli olurken yöneticileri onun için duygulanmış, örnek işçi olarak plaket vermişlerdi. Başarı hikâyesi Fransa’da örnek gösterilen işçiler arasında yer aldı.

Akrabalarını, hemşerilerini ve misafirlerini çok severdi. Azerbaycan türkülerini, âşıkları ve sanatçıları dinlerdi. Yolda tanıştığı Azerbaycanlı öğrencileri evine davet eder, yemek yedirir, harçlık verirdi. Yardım ederken kimsenin görmesini istemez, iyiliğini sessizce yapardı.

Çocukları çok severdi. Onların ellerini sıkar, sevgisini küçük ama anlamlı hareketlerle gösterirdi.

Babam sık sık şöyle derdi:

“Benim altı bankam var, bana yeter.”

O zamanlar bu sözün anlamını tam kavrayamamıştım. Bugün anlıyorum ki onun bankaları biz evlatlarıydık. Çocukları onun en büyük serveti, en değerli hazinesiydi.

Şapkalı Babam Bahaddin Karabağ

Rahmetli babam yoksul bir ailenin çocuğuydu. Babası Daşköprü Köyü’nden çıkan ve kendisinde Demirkent Köyünden Çıkan bir çocuğun başarı hikâyesini kendi emeğiyle yazdı ve bizlerin hafızasına nakış gibi işledi.

Hayatla çok erken yaşta tanıştı. Çocukluğunu tam yaşayamadan çalışmaya başladı. Kars’ta çok sevdiği ustasından marangozluğu öğrendi ve ardından ekmeğinin peşinden gitti.

Çağdaşlığı önemser, bağnazlığa tahammül etmezdi. Devletine bağlı, düzen ve asayişten yana bir insandı. Atatürk’e büyük saygı duyar, dini istismar eden söylemlerden hoşlanmazdı. Ehl-i Beyt sevgisi derindi. Namazını kılar ama inancını hiçbir zaman gösterişe dönüştürmezdi.

1970 yılında Avrupa’nın işçi alımı için açtığı sınavlara girdi. Demir ustası olarak gitmek istemişti ama kader onu marangoz olarak Fransa’ya götürdü.

Aslında hayali çok basitti:

Bir traktör alacak, köyüne dönecek ve ailesine daha iyi bir hayat kuracaktı.

Fakat hayat onun için farklı bir yol çizdi.

Bizlerden önce Fransa’da on yıl boyunca tek başına yaşadı. Fabrikada patronunun verdiği küçücük bir odada kaldı. Para harcamadan, nefsinden kısarak biriktirdiği her kuruşu ailesinin geleceği için sakladı.

İnsanı böylesine zor şartlarda ayakta tutan şey nedir?

Sanırım umut…

Onun umudu çocuklarıydı.

Çocuklarının okuması, iyi eğitim alması ve toplum içinde saygın insanlar olması için insanüstü bir gayretle çalıştı.

İlkokul üçüncü sınıftan ayrılmış olmasına rağmen sürekli okurdu. Okuduklarını defterlere yazar, ezberler ve fırsat buldukça bizi sınava çekerdi.

Çocukları güzel giyinmemizden büyük mutluluk duyardı. Kendisi de şık olmaya özen gösterir, pazar günleri bile kravat takardı.

Bugün hâlâ bazı kravatlarını kardeşim Ali Rıza Karabağ kullanıyor.

Anneme karşı zaman zaman sert görünse de çocuklarına karşı içinde büyük bir merhamet taşırdı.

Canı sıkıldığında ya da bir şeye üzüldüğünde tavla oynamaya çağırırdı. Bazen ağabeyim Akın Karabağ, bazen de Ali Rıza Karabağ ile tavla oynardı.

Bir yandan tavla oynar, bir yandan hayatı konuşurduk.

Yıllar sonra anladım ki o tavla oyunları aslında onun terapi seanslarıymış.

Bugün dönüp baktığımda en büyük pişmanlığım şudur:

Bir kez olsun yüzüne karşı teşekkür edemedik…

Bir kez olsun ona sarılıp onu ne kadar sevdiğimizi söyleyemedik…

Bir kez olsun doyasıya sarılamadık…

Ama her zaman elini öptük, saygımızı gösterdik.

Bizim kuşağımızda sevgi biraz sessiz yaşanırdı.

Babalar sevgilerini çalışarak gösterir, çocuklar da bunu anladıklarını söylemeden büyürdü.

Çünkü aklıma babam gelir.

Keşke bir gün ona da sarılsaydım…

Keşke bir gün:

“Baba, verdiğin tüm emekler için sana teşekkür ederim.” diyebilseydim.

İnsan bazen kaybettikten sonra anlıyor:

Sevgi yalnızca hissedilmeyi değil, söylenmeyi de hak ediyor.

Rahmetle, minnetle ve özlemle…

Babalar Günün kutlu olsun babam.

Mekânın cennet olsun.

Işıklar içinde uyu benim şapkalı babam, Bahaddin Karabağ. ????

“Beni yetiştirirken döktüğün alın terinin her damlası, cennette sana birer ırmak olsun.
Oğlun
Ayson Karabağ
Bakırköy’den Haber Gazetesi

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
reklam
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM
Bakırköy Haber