Evliliğin İlk Yılları ve Son Yıllar Arasındaki Fark Duymak İsteyenlere?
Evlilik, çoğu zaman “bekârlıktan kurtuluş” olarak başlar. Eve girdiğinizde sizi karşılayan, terliğinizi getiren, üzerinizi değiştirmenizi söyleyen, yemek hazırlayan, çayınızı, meyvenizi ikram eden bir eş vardır. Kendinizi evin içinde adeta kral gibi hissedersiniz. Sabah işe giderken sizi yolcu eden, gün içinde “Bir ihtiyacın var mı?” diye arayan bir eşin olduğunu bilmek güven verir, arkanızda bir dağ varmış gibi hissedersiniz.
Bir süre sonra evin içine çocuk sevinci girer. O günleri hayal etmek bile insana mutluluk verir: “Eve bir çocuk gelecek, evde koşacak, birlikte oynayacağız” diye heyecan duyarsınız. O an gelir, kapıyı kızınız açar, koşarak boynunuza sarılır. Onun sevgisi, kucaklaması tarifi imkânsız bir duygudur. Ardından ikinci çocuk, okul yılları, gezmeler, pazar günleri hep birlikte geçirilen güzel anılar… Arabada müzik eşliğinde gülüşmeler, çocukların mutluluğu… İşte 10’lu yaşlara kadar evin içinde sevgi, neşe ve beraberlik olur.
Baba olmanın gururu, eve geldiğinizde “Baba bilir” diyen çocuklar, onların gözünde bir kahraman olmak tarifsiz bir mutluluktur. Evinize bağlılığınız artar, sürprizler hazırlamak için heyecanla hediyeler alırsınız. O günler, gerçekten özlenecek günlerdir.
Şimdi…
Aradan 35 yıl geçti. Çocuklar büyüdü, evlendi; torun sahibi olduk. Ama evin neşesi yavaş yavaş azaldı. Akşam sofralarındaki kahkahalar yok oldu. Eve geldiğinizde sizi karşılayan, sarılan, çayınızı hazırlayan kimse kalmadı. “Baba” kelimesinin sıcaklığı sanki kayboldu.
Çocukları emekle, mesleğinizin parasıyla büyüttünüz; ama bugün saygıyı, sevgiyi, emeği unuttular. Yerine acımasız eleştiriler, saygısız tavırlar geldi. Kaliteli bir evde, villada oturuyorsunuz belki ama saygının olmadığı yerde yaşam tatsızlaşıyor. Evin ihtiyaçları görülmüyor, faturaların kim tarafından ödendiği hatırlanmıyor. Ama evde bir sorun olduğunda suçlu hemen bulunuyor.
Eskiden saray gibi görülen evin ışıkları, interneti, doğalgazı, buzdolabı kullanılıyor; ama yerine koymak, sorumluluk almak kimsenin aklına gelmiyor. İnsan düşünmeden edemiyor: İlk günler rüya mıydı, yoksa gerçek miydi?
Bugün anlıyorum ki, insan için en acı şey yalnızca dişinin ağrıması değil, içinin yanmasıdır. Bir de saygının, sevginin eksildiği bir evde yaşamak… Sizce bu bir “reklam” mıydı, yoksa gerçek bir hayat mıydı?
Ayson Karabağ
Yazar-Gazeteci